Sizin doğrularınız hangisi? 'Ay Işığında Şamata'

Türk edebiyatı ve tiyatrosunun büyük ustası, ‘Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurucularından Haldun Taner’in ünlü ‘Ay ışığında Çalışkur’ öyküsünden uyarladığı ‘Ay Işığında Şamata’ adlı oyun, Moda’daki görkemli ay ışığına boğulmuş Çalışkur Apartmanı’nda kutlanan doğum gününü ve çevrede olup bitenleri iki perdede, iki ayrı bakış açısıyla bir ömürlük sorunları dile getiriyor.
 
   Haldun Taner; yetersiz olan eğitim sistemini, paranın insan hayatındaki yeri ve önemini ayrıca, gericilik, ahlaksızlık, bağnazlık ve yobazlık gibi tüm ahlaki değerlerden arınmış, yozlaşmanın her türlü tanımını herhangi bir sakınma olmaksızın tek bir potada eritiyor.
 
   Gözle görülebilen doğrular arkasında gizli kalmış gerçekleri göstermek için için ilk taşı Haldun Taner atıyor ve sözü seyirciye bırakıyor.
 
   Söz seyirciye, olması gereken süreden çok önce, oyunun hemen başında geliyor. Haliyle oyunun içindeki ‘o’ seyirci, daha ilk perdenin sonuna gelmeden unutulup gidiyor.
 
   İlk perdenin sonunda, seyircinin ‘istenmeyen gerçeklere’ olan isyanına ve itirazına karşın, anlatıcı ve diğer oyuncuların zayıf tepkileri, seyirciyi atıl durumda bırakmış.
 
   Bunun yerine, ilk perdenin sonunda oyuncuların ‘oyunumuz bitti’ diyerek selam vermelerinden hemen sonra seyircilerin arasına serpiştirilmiş olan birkaç oyuncunun itirazı ve benzeri tepkilerle ayaklanmalarıyla çok daha güzel olabilirdi.
 
   Hatta bunun tiyatro metninde yer aldığını anlamayan, tamamen doğaçlama olduğunu sanan bir iki seyircinin de söze karışmasıyla daha renkli olması sağlanabilirdi.
 
   Veya sahnedeki o seyircinin itirazı üzerine anlatıcı, seyircilerden birkaç kişiye düşüncelerini sorsaydı, daha vurucu olabilirdi.
 
   Ama ne yazık ki seyirci görünümlü oyuncuyu oyunun hemen başında sahneye almak, en güçlü karakter olan seyirciyi zayıflatmış hatta en geriye atmış.
 
   Bu konunun üzerinde bu kadar durmamın nedeni, Haldun Taner’in bu oyunda çözüm aradığı ve bu nedenle yine çözümü bulmak için son sözü seyirciye bırakmasıyla, ikinci perdenin buna göre şekillenmesi, yani sipariş üzerine oynanmasıdır.
 
   Velhasıl kelam yönetmenin böyle bir yoruma gitmemiş olması doğal karşılanabilir. Bu onun takdiridir. Ama bence bu yorum, yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı oyunun temeline doğrudan ters düşmüş ve kolaycılığa kaçılmış gibi gözüküyor.
 
   Sonraki sahnede ise iki sevgilinin oynandığı bölüm, ilk hikayeden kopuk gibi görünüyor. Yani iki farklı hikaye gibi anlatılıyor. Aslında bu hikayeyi apartmanın önünde, ada vapurunu bekleyen iki sevgilinin hikayesi gibi yorumlanabilseydi, hikayenin devamı olarak daha kolay algılanabilirdi.
 
   İlk perdede benimsenen yalanlar ne kadar sağlam ve doğru oyunculukla vurgulanırsa ikinci perdenin uyumsuzluğu ve oyunun bütünlüğü o kadar amacına ulaşır.
 
   İkinci perde, seyircide ‘oyuncular yapmacık oynuyor’ şüphesi uyandıracağından ilk perdedeki oyunculuklar çok daha doğal ve vurucu olması sağlanabilir.
 
   Sanırım reji desteği bu oyun için biraz daha gerekiyor.    Seçil Mutlu, mütevazı oyunculuğu ve konuya hakimiyetiyle bir anlatıcıda olması gereken tüm özellikleri başarıyla sahneye taşıyor. Güzelliği ve oyunculuğuna kattığı samimiyeti, seyirciyle kolay diyalog kurmasını sağlamış. Yalnız oyunun başında sahneye aldığı o seyircinin itirazına ve isyanına daha sert çıkarak hemen kabullenmeyip oyunun daha inandırıcı olmasını sağlayabilirdi.
 
   İzlemekten haz aldığım başka bir oyuncu var ki, inanın ondan söz etmesem bir yanım eksik kalacaktı. Bu karakter, iki perdede de rahat oyunculuğu ve başarılı performansıyla, doğaçlamaları ve bir anda seyircinin içine koşarak tempoyu yükseltmesiyle, rolünü en başarılı sivrilten Erol karakterinden bir başkası değil.
 
   Oyun geniş bir kadrodan oluşuyor. Hepsi başlı başına bir karakter. Karakter tanımları çok ilginç ve komik hatta düşündürücü.
 
   Yönetmen Aydın Sigali’nin iyi bir kast oluşturduğu su götürmez bir gerçek.
 
‘   Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ mısralarında Nazım Hikmet’inde dediği gibi ‘istenmeyen gerçekler’ ile ‘benimsenen yalanlar’ buluşuyor bu oyunda.
 
   Ve Haldun Taner bizi bu buluşmaya davet ediyor. Üstelik bu buluşma daveti tam otuz yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Ama bu buluşma bir türlü gerçekleşmediği için maalesef oyun hala güncelliğini koruyor.
 
İhsan ATA / ihhsan@gmail.com

Yorum Yaz